Popüler kültürün ve basmakalıp turizm rotalarının ötesinde, Aydın’ın sarı sıcağında saklanan bir distopya ya da belki de kusursuz bir ütopya var: Afrodisias.
Afrodisias’ı diğer pek çok antik kentten ayıran en önemli özellik, sadece bir yerleşim yeri değil, Roma İmparatorluğu dünyasının en ünlü heykel tıraşlık merkezlerinden biri olmasıdır.
Burası sadece mermer sütunlardan ibaret antik bir kent değil; burası taşın, sanatın ve ihtişamın ete kemiğe bürünmüş hali. Ancak bu görkemli kenti gezdikten sonra aklımda tek bir soru kaldı: Biz bu hazinenin gerçekten farkında mıyız?
Stadyum: Antik Dünyanın Megalomanisi
Afrodisias’ın stadyumu, antik dünyanın adeta bir gövde gösterisi. Devasa mimarisiyle insanı kelimenin tam anlamıyla yutuyor. Tribünlerin ortasında durduğunuzda, binlerce yıl önceki çığlıkları ve heyecanı hissetmemek imkansız. Burası sadece bir spor alanı değil, Roma’nın gücünü taşa kazıma biçimi. Ve iddia ediyorum, Türkiye’de bu büyüklükte ve bu denli korunmuş bir yapının eşi benzeri yok.
“Daha Yolun Çok Başındayız”
Afrodisias’a bayılmamak elde değil ama kenti adımlarken şu gerçek yüzünüze çarpıyor: Bu devasa potansiyelin henüz sadece küçük bir kısmı gün yüzünde. Kazılar hâlâ devam ediyor, toprak altından fışkırmayı bekleyen devasa bir tarih var.
2017 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne giren Afrodisias, “gezdik, gördük, bitti” denilecek bir yer değil. Burası yaşayan, büyüyen ve sürekli genişleyen bir keşif alanı.
Tam da bu yüzden, bu kente verilen değer iki katına çıkarılmalı ve buradaki kazılara, restorasyon çalışmalarına çok daha fazla önem verilmeli. Çünkü Afrodisias’ın daha yürüyecek çok yolu, dünyaya anlatacak çok sözü var.
Eğer sıradan bir tatil rotası yerine, tarihin iddialı ve sanatsal yüzüyle karşılaşmak istiyorsanız, yolunuzu buraya düşürün.
Haber,Duru Kosukoğlu












